Akademik Us - Köşe Yazıları (Seçki)




Hukuksal Aklın Sosyo - Politik Bağlamı

Hukuksal Aklın Sosyo - Politik Bağlamı

HT264
Hukuksal Aklın Sosyo-Politik Bağlamı Norm-Anlam-Yorum
Muharrem KILIÇ
2018/10 1. Baskı, XXIV+368 Sayfa 
ISBN 978-605-05-0363-0

YETKİN YAYINLARI

Adalet Şûrası

Adalet Şûrası

‘Yargısal Adalet’ başlığını taşıyan 06.07.2017 tarihli köşe yazımızın girizgâhında şu cümlelere yer vermiştim: “Söylemsel cazibesi ve manipülasyona elverişli referans değeri üzerinden kamusal dolaşıma sokulan ‘adalet’ kavramı, Türkiye’nin reel ve/ya aktüel politik gündeminin merkezine oturmuştur. Kuşkusuz adalet kavramı, toplumsal, hukuksal ve siyasal ontosu kuran metafiziksel bir idealitedir. Bu kurucu idealite üzerinden üretilen realitelerin, amaç ve sonuçları açısından değerlendirilmesi anlamlıdır. ‘Adalet arayışı’ üzerinden istihsal edilmek istenen politik hedeflerin sahiciliği meselesi önemli bir tartışma konusu olarak karşımızda durmaktadır. Ancak esas itibarıyla adalet meselesinin özellikle ‘yargısal adalet’ üzerinden boyutlandırılarak yapıcı tartışmalara ve akademik çalışmalara konu edilmesi gerekmektedir. Yapısal bir sorun olarak yargısal adalet meselesi üzerinde ciddi biçimde kafa yormamız icap etmektedir.”

Dâhili ve hârici dinamikleri açısından İran operasyonu

Dâhili ve hârici dinamikleri açısından İran operasyonu

28 Aralık günü İran’ın bazı önemli kentlerinde (İsfahan, Meşhed ve Kum gibi) başlayan hükûmet karşıtı gösterilerin/protestoların giderek yayıldığına dair haberler dünya basınında yankılanıyor. Ortaya çıkan bu toplumsal eylemlere gerekçe olarak, ekonomik durgunluk, işsizlik, siyasi ve ekonomik darboğaz, dinî azınlıklara, kadınlara ve etnik gruplara yönelik ayrıştırıcı politikalar vd. sıralanmaktadır. İran devrimi (1979) sonrasında ilgili ülkeye karşı yürütülen savaş, ekonomik ambargo ve yalnızlaştırma politikalarının tetiklediği ekonomik yoksunluk ve gelir adaletsizlikleri süreç içerisinde kimi zaman kitleselleşen bazı toplumsal tepkilerin veya rejim karşıtı protestoların gerekçelerini oluşturmuştur. Bu çerçevede 2009 yılında Cumhurbaşkanı Ahmedinecat döneminde geniş bir kitleyi sokaklara döken bir eylem gerçekleşmiştir. Rejim aleyhtarlığı olarak kodlanan ve bastırılmış olan bu gösteriler derin bir toplumsal öfke olarak tezahür etmiştir.

‘Muhasebe Etmek’ ve yeni yıla dair umutlarımız

‘Muhasebe Etmek’ ve yeni yıla dair umutlarımız

Millet olarak kimi zaman neşeli kimi zaman kederli; kimi zaman hüzünlü kimi zaman gönençli günleri idrak ettiğimiz koca bir yılı geride bırakıyoruz. Kayıtsızca akışta olan zamanın yeni bir yıl dönümünün arifesindeyiz. İnsan olarak bütün boyutları ile varlığımız, benliğimiz, tarihimiz ve muhayyilemizin yapılandığı zaman düzlemi, bir yandan bütün vüs’ati ile önümüze sonsuz bir ufuk çiziyor. Öte yandan bu düzlem, tekil yaşamlarımızda giderek daralan, yeni bir başlangıç için nihayete doğru evrilen bir mecraya ve/ya maceraya dönüşüyor. Her bir yaşam tekilliği için paha biçilmez bir değeri ve mutlak bir hakikati ifade eden bu sınırlı ve kayıtlı düzlem, bir tarafta maziye dönük bir içsel muhasebenin; öte tarafta âtiye dönük derinlikli bir muhayyilenin imkânını oluşturuyor. Bize, tecrübe ettiklerimiz, görüp geçirdiklerimiz ve yapıp ettiklerimize dair bir öz-hesaplaşmanın inanılmaz fırsatını sunuyor.

 Mihnetli yaşam

Mihnetli yaşam

Yükümüz ağır!
Cesametli külfetler, ağır mihnetler, netameli fikirler, takatimizi zorlayan mükellefiyetler, erimi güç emeller ve tahammülü zor kederlerle cebelleşiyoruz! Külfetsiz nimete, emeksiz gönence, cefasız sefâya, çilesiz kıvanca, sefersiz zafere ve hasretsiz vuslata tâlip oluyoruz! Hak etmeden temellük etmeyi ve say etmeden kesbetmeyi yeğliyoruz! Hakkını veremediğimiz; yüreğimizi veremediğimiz; terini dökemediğimiz meşgalelerle iştigal ediyoruz. Derdi çekilmemiş sevdaların; çilesi çekilmemiş zaferlerin; künhüne eremediğimiz fikirlerin; ve bedeli ödenmemiş davaların peşi sıra gidiyoruz. Ceht ve gayret etmenin erdemliliğini bihakkın duyumsayamıyoruz. Her bir hacetimizin emeksiz, gayretsiz ve külfetsizce tastamam olmasını istiyoruz! Bedelini ödeme cesaretini gösteremediğimiz gönençler peşindeyiz. Ruhu çekilmiş söylemler ve serenatlar peşindeyiz.
Akletmeden söz etmenin, düşünmeden eylemenin, hissetmeden söylemenin şehvetine kapılıyoruz. Kastını aşan kelam ile söz kuruyoruz. Taşkınlıkla savunduğumuz fikriyatın hakikatine karşı müstağni duruyoruz. İdrak ettiğimiz gerçeklikten istinkaf ediyoruz. Meylettiğimiz fikirlerin encamından ürküyoruz. Yokluğu ile sınandıklarımızın ağır yükü altında eziliyoruz. Gayrımızın nârında yanabilme erdeminin yoksunluğunu çekiyoruz. Bilginin bilinçle kuşandığı kutlu yola revan olmaktan içtinap ediyoruz. Güzergâhı bizce tayin edilmemiş seferlere sürükleniyoruz. Ruhumuzu ve dimağımızı esir alan prangalardan azat olmaktan ürküyoruz.

Kudüs Davası

Kudüs Davası

Amerikan yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan 1995 yılındaki kararının Başkan Trump tarafından yürürlüğe konması, bütün dünyada büyük bir infiale yol açmıştır. İç siyasal dinamikleri açısından ciddi gerilimler yaşayan Trump yönetiminin bu sansasyonel kararının kendisine dönük muhalefeti bertaraf etme amacına matuf olduğu düşünülebilir. Bu provokatif hamle, ileriye dönük biçimde İsrail’in elini siyaseten güçlendirmeyi amaçlayan bir girişimdir. Bu karar, ABD’nin bir imaj operasyonu olmanın ötesine geçemeyen ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ söylemlerine rağmen bölgede istikrarsızlık ve çatışma hâlinin sürdürülmesine yarayan politikalarını tahkim edici niteliktedir. Bu karar, yalnızca Müslüman dünyanın değil, bütün insanlığın ortak değeri olan Kudüs’ü Siyonist ideolojinin işgal politikasına maruz bırakan bir yıkım kararıdır. Bu karar, güvensizlik ve istikrarsızlık üreten ABD dış politikasının yıkıcı etkisini gözler önüne sermiştir. Bu karar, Filistin meselesinde kendisine barış adına ara buluculuk misyonu yükleyen ABD’nin dış politik tutarsızlığını ortaya koymuştur.

‘Ambargo Davası’: Operasyonel Yargı Tiyatrosu

‘Ambargo Davası’: Operasyonel Yargı Tiyatrosu

Türkiye’yi siyaseten kuşatmaya dönük küresel operasyonun yeni bir hamlesi olan ‘ambargo davası’ (Sarraf davası) bütün dünya kamuoyunun gözleri önünde bir yargı tiyatrosu olarak sürdürülüyor. 15 Temmuz FETÖ’cü cunta darbe girişimi ile ülkeyi teslim alma hayalinin akim kalmasının akabinde bu kuşatmanın farklı fazlarda sürdüğü görülüyor. Askerî, siyasi, iktisadi ve hukuki alanlar ile diplomasi düzeyinde yoğunluğu artarak süren kuşatma harekâtı sürgit devam ediyor. Türkiye’yi hedef alan bu komplocu operasyonun küresel aktörleri, öngördükleri senaryoyu, terör örgütlerinin (FETÖ, PKK, DEAŞ, YPG vd.) figürasyonuyla ve uluslararası medya aygıtlarının algı operasyonlarıyla hayata geçiriyor. Bir terör yapısı tarafından talimatlandırılarak harekete geçirilip icra edilen 17-25 Aralık operasyonel yargısal aktivizminde kullanılan soruşturma delillerinin (yasa dışı dinlemeler, üretilen sahte deliller vd.) bu tiyatral davanın yargısal lojistiğini oluşturduğu görülüyor. Davanın işleyişi, yargıcı, savcısı ve ilişkiler ağı açısından ortaya çıkan durum, yargılama sürecini şaibeli hâle getiriyor. FETÖ tarafından kurgulanan kumpas davalarında üretilen deliller üzerinden yürütülen bu siyasi davanın, Türkiye’nin iç siyasi dinamiğine dönük operasyonel amaçlar hedeflediği görülüyor.

Koruyucu aile uygulaması

Koruyucu aile uygulaması

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca yürütülen koruyucu aile uygulaması veya bakımı, belirli bir sebeple ‘öz ailesi tarafından bakılamayan’ ve ‘evlat edindirilemeyen çocukların’ himaye edilmesini ya da koruma altına alınmasını ifade etmektedir. Koruyucu aile bakımına muhtaç çocuğun sağlıklı gelişimi açısından öz ailesi ile bağının ve/ya ilişkisinin sürmesinin gerekliliği ilkesi uyarınca bu uygulama, geçici süreli bir hizmet olarak öngörülmektedir. Zihinsel, bedensel ya da psikolojik sebeplerden; ekonomik imkânsızlıklardan; ya da boşanma veya ölüm gibi durumlardan ötürü aile bütünlükleri sona erebilmektedir. Çocukların doğal yetişme ve gelişme ortamını ortadan kaldıran bu türden durumlarda, öz ailenin şartları iyileşinceye kadar başka bir ailenin yanında çocukların bakımlarının sağlanması geçici bir tedbir olarak öngörülmektedir.

Dünya Çocuk Hakları

Dünya Çocuk Hakları

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 yılında kabul edilen ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin üzerinden tam 28 yıl geçti. Çocuğun ‘yaşama, gelişme, korunma ve katılım hakkı’ gibi haklarını güvence altına almayı; çocuğun sağlıklı ve verimli gelişimini temin etmeyi amaçlayan sözleşmenin üzerinden geçen onca yıla rağmen, ne yazık ki dünya çocuklarının hak mahrumiyetleri ve mağduriyetleri kesintisiz biçimde devam ediyor.

 Çalışan kadınlar ve toplumsal roller

Çalışan kadınlar ve toplumsal roller

Sanayileşme, kentleşme ve beraberinde sökün eden toplumsal dönüşümlerin eşliğinde varlık bulan modern toplum, öncesinden köklü bir kopuşu imler biçimde yeni bir sosyolojik yapı olarak doğmuştur. Bu toplumsal yapıda ortaya çıkan statüler, sosyal roller ve dayanışma tipolojileri dönüşüme uğramıştır. Toplumsallıktan soyutlama ve yaygın biçimde güçsüzleştirme stratejisi güden bu yeni sosyolojik bağlam, en fazla kadınlar üzerinde ağır bir yük ve yıkıcı etki doğurmuştur. Bu yük ve yıkıcı etki kendisini, kadının kamusal alanda istihdamı sürecinde göstermiştir.

‘Yeni Orta Doğu’: Kaos ve Savaş Siyaseti

‘Yeni Orta Doğu’: Kaos ve Savaş Siyaseti

Son günlerde Orta Doğu’da, bölgede yeni bir küresel stratejik adımın atılmakta olduğuna işaret eden bir takım hadiseler yaşanıyor. Peşi sıra sökün eden hadiselerden ilki, Lübnan Başbakanı’nın Riyad ziyaretinde görevinden istifasını duyurması olmuştur. Yemen’den Suudi Arabistan’a fırlatılan füze haberlerinin ardından Suud hanedanlığından prens ve bakanların ‘yolsuzluk operasyonu’ kapsamında gözaltına alındığı haberleri dünya gündemine düşmüştür. Bunun akabinde düşen helikopterde bir Suudi prensin hayatını yitirdiği haberi duyulmuştur. Bütün bu olaylar dizisi ve gerçekleşen operasyonlar, kraliyet içinde tasfiyelerin ve/ya taht kavgalarının eş

Yargısal Adalet ve Muhabbet Erdemi

Yargısal Adalet ve Muhabbet Erdemi

Keşfedici aklı; üretken zihin dünyası ve nitelikli emek kapasitesi ile bilgi ve bilimden teknolojiye oldukça yüksek bir gelişim seyri sergilemek suretiyle insanoğlu, ‘modern bir uygarlık’ birikimi var etmiştir. Çeşitlenen toplumsal ilişki biçimleri; çoğalarak farklılaşan organik sosyolojik iş bölümleri; giderek artan ekonomik ve kültürel zenginlikler vb. beraberinde modern uygarlığın kendine özgü bir sosyal düzen inşasını mümkün kılmıştır. Bu doğrultuda modern hukuk düzeni ve yargı adaleti sistematik bir yapıya ve kurumsal bir inşaya dönüşmüştür. Ancak bütün bu sistemsel-yapısal dönüşüme rağmen, toplumsal meselelerin, daha özelde hukuki nizaların ya da çekişmelerin çözümlenmesinde ‘ideal iletişimsel’ bir zemin ve çözüm yöntemleri teşkil etme noktasında modern toplumların muzdaripliği ortadadır. Bu ve buna benzer toplumsal ızdıraplarımızı teskin ve çözümleme sadedinde kadim tarihsel hafızamıza referansta bulunmak durumundayız.

Avrupa’nın Zihin Haritası

Avrupa’nın Zihin Haritası

Son dönemde Avrupa ülkeleri ile Türkiye arasında giderek tırmanan dış politik gerilimi, Kıta ülkelerinin iç politik dinamiklerindeki iniş çıkışlara ve/ya günübirlik politik manevralara indirgemek doğru değildir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusunda ortaya koydukları bekletme ve sürüncemede bırakma politikalarının ardında yatan saikleri küresel iktidar yapıları ve sistemsel dönüşümler üzerinden okumak/anlamlandırmak daha doğru olacaktır. Bu küresel iktidar yapısı, Avrupa-merkezci egemenlik tasavvuruna dayalı düzen inşasının bir fetih ideolojisi ile batı dışı toplumları hegemonyası altına alma biçiminde tecelli etmiştir. Yaşanmakta olan kriz/ler/in boyutlarını görebilmek adına, söz konusu küresel iktidar yapısının zihin haritasını çözümleyici yeni kavramsallaştırmalara ihtiyaç duyduğumuz aşikârdır.

‘Araf Çağı’: Hegemonya sonrası dönem

‘Araf Çağı’: Hegemonya sonrası dönem

1990’dan 2025/2050’ye kadar olan dönemde çok büyük ihtimalle, barış, istikrar ve meşruiyet kıtlığı çekilecektir. Bunun nedeni kısmen, dünya sisteminin hegemonik gücü olan ABD’nin zayıflamasıdır. Ancak asıl neden bir dünya sistemi olarak dünya sistemindeki krizdir.
Amerikalı ünlü sosyolog ve dünya sistemleri analisti Immanuel Wallerstein’ın bu kehaneti/öngörüsü, dünya sisteminde yaklaşık yarım yüzyıl (1945-1990) süren ABD hegemonyasının nihayete erdiğini kaydetmektedir. Ona göre, bu hegemonya ve/ya ‘umut çağı’ -çoğunlukla sahte umutlar da olsa- sona ermiştir. ‘Umut çağı’ yerini istikrarsızlığın, düzensizliğin, güvensizliğin ve tekinsizliğin egemen olduğu bir çağa ‘araf çağına’ bırakmıştır. Dünya sistemi tarihi açısından görece kısa dönemlere tekabül eden hegemonya dönemleri, sonrasında ortaya çıkan istikrarsızlıklara bağlı olarak meşruiyet yoksunluğu çekilen dönemler olmuştur.

Kadına yönelik şiddet ve modern cinsiyet rejimi

Kadına yönelik şiddet ve modern cinsiyet rejimi

Modern endüstriyel kapitalist düzenin tarihî inşa süreci; üretim biçimleri, mülkiyet, bilgi teknolojileri, tüketim eğilimleri, kültürel kodlar, hukuk ve haklar düzeni, siyasal örgütlenme, ekonomik yapılanma vb. alanlarda yaşanan dönüşümlerle birlikte küreselleşen bir dünya var etmiştir. Küresel ölçekte dönüştürücü bir kültürel hegemonya kuran bu düzen, modern toplumlarda esaslı sosyolojik kırılmaları intaç etmiştir. Bu kırılma noktalarından birisini de ‘modern cinsiyet rejimi’ oluşturmuştur. Endüstri devrimi ile birlikte ortaya çıkan insan gücü (emek) ihtiyacı; kolonyalist Batı dünyasının üretmiş olduğu ‘şark dünyası’ tahayyülü; üretilen bu Avrupa-merkezci ve ötekileştirici dünya tasarımına izafe ettiği cinsiyet tahayyülü; bedenîlik üzerinden üretilen modern kadın imgesi vd. bu cinsiyet rejiminin süreçsel dinamiklerini ifade etmektedir. Bu ‘modern cinsiyet rejimi’, ne yazıktır ki, kadın hakları, özgürlük ve eşitlik taleplerini ve/ya söylemlerini kuramsal bir çerçeve ve eylemsel bir duruş olarak üreten kadın hareketlerine rağmen hegemonyasını sürdürmektedir.

Gösterilen: 1 ile 15 arası, toplam: 55 (4 Sayfa)