Akademik Us - Köşe Yazıları (Seçki)




Yaşadığımız çağ: ‘Eylemsizlik Gücü’

Yaşadığımız çağ: ‘Eylemsizlik Gücü’

“Yaşadığımız çağ, esasen akıl ve tefekkür çağıdır; tutkudan yoksun, bir heyecanla parlayıp, sonra uslu uslu tekrar istirahate çekilen bir çağ.” (Sören Kierkegaard)
Zamana kayıtlı bir varlık olarak içinde bulunduğumuz anı ve hayatımızı sürdürdüğümüz çağı idrak edebilmenin iştiyakına sahibizdir. İçinde yaşadığımız çağı, idrak kastı ile anlamlandırmaya çalışırız. Kimi zaman onu, bütünlüklü bir anlam dünyası olarak tavsif edici biçimde yorumlarız. Bu süreli ve kayıtlı maceranın akışkan mecralarını keşfe çıkarız. Kimi zaman keşfettikçe küçülen anlam dünyalarının içinde kayboluruz. Bazen içinde yaşadığımız ana ve zamana aidiyetimizi unuturuz. Yaşadığımız çağa ruhunu veren ayartıcı uyaranların esir aldığı yaşam teknolojisine esir oluruz. Aşktan ve tutkudan yoksunlaştıran ve her geçen gün giderek çoraklaştıran çağ zindanına hapsoluruz. Kimi zaman beşerî evrenimizi ağır bir yıkıma uğratan çağ yangınında yok oluruz. Böylece yaşadığımız çağ, bir esaret çağına dönüşür.

Millî eğitim meselesi

Millî eğitim meselesi

Yeni eğitim-öğretim yılı, okul öncesi eğitimden orta öğretime, yenilenen müfredat programından sınav sistemine varıncaya kadar Türkiye’nin eğitim meselesine dair birçok tartışmanın eşliğinde başladı. Bu tartışmalar sürerken, henüz üzerinde çalışılan yeni bir sistemi hayata geçirmek adına, Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınavının kaldırıldığı Millî Eğitim Bakanınca kamuoyuna duyuruldu. Böylece bir türlü sistemsel istikrarı yakalayamadığımız sınav sistemi uygulamalarından birisi daha sonlandırıldı.

Maraz-ı Hafî: Gönül Yetmezliği

Maraz-ı Hafî: Gönül Yetmezliği

Çağ insanına musallat olan gizli marazlardan (maraz-ı hafî) birisi de ‘gönül yetmezliğidir.’ Bu, güvensizliği ve gönülsüzlüğü mutlaklaştıran modern uygarlığın ürettiği bir marazdır. Çözülen benlikler, onulmaz bir gönül yetmezliği marazına düçar olmuştur. Modern insanın derin anlam yitimine tutsaklığı ve bilinç-duygu durumu açısından bastırılmışlığı, onu gönül fukaralığının sefaletine gark ediyor.

Küresel Şizofreni: Arakan Soykırımı

Küresel Şizofreni: Arakan Soykırımı

Bugün kurulu dünya düzeninin küresel baronlarının gözleri önünde sergilenen ağır bir insanlık vahşeti ile karşı karşıyayız. Dehşetengiz bir şiddet ve zulüm düzenine; binlerce masum insanı katleden ölüm tarlalarına; gaddarca gerçekleşen etnik ve dinsel temizliğe tanıklık etmekteyiz. Modern küresel uygarlığımızın temel insan haklarına ilişkin üretmiş olduğu yaldızlı kavramların hegemonyasını yerle bir eden ağır bir vahşetle karşı karşıyayız. İnsan onurunu hedef alan bu yıkıcı vahşet, Myanmar’ın güney batısındaki Arakan eyaletinde yaşayan Rohingyalı Müslüman topluluğa yönelmiştir.

Şehir ve Kentleşme

Şehir ve Kentleşme

Şehir, toplumsal olanın inşasında varoluşsal bir imkândır. Şehir, bânisi ile birlikte eş-zamanlıca yapılanan bir ‘ulu şâr’dır’. Şehir, uygarlıkları anıtsallaştıran zamansal bir inşadır. Anıtsallaşan şehirlerin fikri temelinde tarihsel bir bellek, ince bir zevk ve özenli bir akıl vardır. Şehir, tarihin bir izleğidir. Şehir, tarihin aynasında cisimleşen bir surettir. Bu suret, tarihin derununda kök salan medeniyet havzalarında biçimlenir; çünkü şehir ‘medîne’dir. Şehir, medeniyeti var eden bir yaşam kozasıdır.

Terör: ‘Kirli Eller’-Kirli Emeller

Terör: ‘Kirli Eller’-Kirli Emeller

Global dünya düzeni, giderek karmaşıklaşan sosyo-ekonomik ilişkiler ağı, dönüşen paradigmalar ve değişen güç dengelerinin çatışmacı gerilimlerine tanık oluyor. Kendilerini küresel düzenin sözde efendisi olarak gören güç merkezleri, bütün araçları meşrulaştırmak suretiyle pozisyonlarını tahkim etme mücadelesi veriyor. ‘Gücün hak olduğu’ fikrine dayanan bu kirli mücadele, çoğu zaman yerli iş birlikçileri aracılığıyla yürütülüyor. Bu kirli mücadele, küresel siyaseti, ahlaktan, değerden ve hukuktan bağışık hâle getirmiştir. Amaçları ve sonuçları açısından etik bir kaygı gözetmeyen bu küresel politik düzenin yıkıcı etkisi kendisini, daha çok ilgili küresel aktörlerin ulusal-siyasal bünyeleri açısından bir tehdit olarak gösterecektir. Zira global dünya, bütün sosyolojik sterilizasyon ve düşmanlaştırma politikalarına rağmen çeşitliliğin egemen olduğu bir politik evrendir.

AK Parti Siyaseti

AK Parti Siyaseti

14 Ağustos 2001 tarihinde kurulan ve 16. kuruluş yılını kutlayan AK Parti, demokratik siyaset tecrübemiz ve Türk siyasi tarihi açısından özgün bir siyasal yapılanmaya sahiptir. AK Parti milenyumun başında küresel siyasi düzenin kırılmalar eşliğinde yeniden şekillendiği bir tarihsel dönemde hukuksal kimliğine kavuşmuştur. Demokrasi tarihimizin muzdarip olduğu yapısal marazların nüksettiği bir kırılma evresinde bu siyasi oluşum ortaya çıkmıştır. Bu nedenle AK Parti, kuruluş felsefesi, referans çerçevesi, dayanmış olduğu sosyoloji ve üretmiş olduğu siyasal pratik açısından çok boyutlu bir okumaya tabi tutulmalıdır.

Sünepelik: Çağın beşerî marazı

Sünepelik: Çağın beşerî marazı

Modern çağ, maddeye mahkûm etmek ve manaya yabancılaştırmak suretiyle insanı, ölümcül duyarsızlıklara ve onarılması güç çaresizliklere doğru sürüklemiştir. Değer dünyasını, bizatihi insan aklının var ettiği kimi yıkıcı ikilemler üzerinden iğdiş etmiştir. Anlam ve değer dünyası ile yabancılaşma yaşayan modern insan; meta söylemlerin, saplantılı aidiyetlerin ve üstenci ideolojik örüntülerin ortaya çıkardığı anaforda yönsüzlüğe mahkûm olmuştur. Kendi eliyle biçimlendirdiği çağın derin çöküntüsü karşısında çaresizlik girdabına düşmüştür. Bu çağ çöküntüsü, bütünlüklü olarak akıl ve duygu kapasitesine istimdat ederek idrak edebilme keyfiyetimizi büyük ölçüde zaafa uğratmıştır. Total toplumsal güvensizlik durumu, kaçınılmaz olarak kolektif ruhsal çöküntülere yol vermiştir.

Katar krizi: Küresel tecrit politikası

Katar krizi: Küresel tecrit politikası

ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk yurt dışı seyahat programının üç durağı (Suudi Arabistan, İsrail ve Vatikan), önümüzdeki süreçte Beyaz Saray’ın dış politik eksenine/perspektifine dair fikir vermektedir. Bu perspektifin ilk somut yansıması, Suudi Arabistan ziyaretinde kendisini ortaya koymuştur. Suudi yönetim, yanına Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’i de alarak Katar’a yönelik tecrit politikasının uygulanması konusunda Trump’ı ikna etmiştir. Uluslararası kamuoyunda bu tecrit kararı; ‘Katar’ın terör örgütlerine ve Müslüman Kardeşlere vermiş olduğu destek’; ‘el Cezire televizyonunun yayın politikası’; ve ‘İran ile yakın ilişkiler kurması’ gibi gerekçelere dayandırılmıştır. İronik biçimde terör örgütlerine destek iddiasında bulunan tecritçi müttefikler, hem soğuk savaş döneminde ve hem de özellikle 11 Eylül sonrası dönemde sözde ‘İslami terör’ örgütlerinin ideolojik, finansal ve kurumsal yapılanmalarının aktörleri olmuşlardır.

 Küresel terörizm endüstrisi ve Bush doktrini

Küresel terörizm endüstrisi ve Bush doktrini

‘Batı dünyasını bölen, uluslararası terörizm tehlikesi değil, bugünkü ABD hükûmetinin uluslararası hukuku görmezden gelen, Birleşmiş Milletleri kenara iten ve Avrupa’yla ilişkileri koparmayı göze alan politikalarıdır.’ Jürgen Habermas bu ifadeyi, küresel dünya düzeninde ciddi bir kırılmayı ve dönüşümü tetikleyen 11 Eylül 2001 terör saldırısı sonrasında, 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin 43. Cumhuriyetçi Başkanı George W. Bush’un yeni düzen/güvenlik doktrinine telmihle kullanmıştır.

Yıldönümü vesilesiyle... 'Gezi ruhu’nun sosyo-patolojisi'

Yıldönümü vesilesiyle... 'Gezi ruhu’nun sosyo-patolojisi'

Bu Gezi-nen ruh, topyekun bir sosyolojik cinnet hali yaratma riskine sahiptir. Tarihsel kolektif aklımızın yarattığı öz bilinci, mikro kolektif çıkar öbeklenmelerinin çatışmalarına ve çıkarlarına kurban eden bir ruhtur. Çağın işleyen emperyal aklının kullandığı konvansiyonel araçlarla manipüle edilebilen bir ruhtur.

 Akademya’ya mensubiyet ve üniversitelerimiz

Akademya’ya mensubiyet ve üniversitelerimiz

Dünyada yükseköğretim alanında egemen olan okullaşma, globalleşme, büyüme ve ticarileşme trendi Türk yükseköğretiminde de kendisini yoğun biçimde son onlu yıllarda göstermektedir. Artan okullaşma oranları ve sayıca çoğalan yükseköğretim kurumları bunun göstergesidir. Tüm bu göstergeler, kaçınılmaz biçimde sahip olduğumuz demografik, sosyolojik, ekonomik vd. dinamiklerin bir gereği olarak açıklanabilir. Ancak hem dâhili dinamiklerin ve hem de global trendin bir gereği olarak ortaya çıkan bu tablonun öze taalluk eden sorunlu bir boyutunun bulunduğu kuşku götürmez bir gerçektir. O da şudur: Üniversitelerimiz bütün kurumsal cesametlerine rağmen ciddi bir öz yitimine maruz kalmışlar ve varoluşsal bir bunalıma duçar olmuşlardır.

Demokratikleşme serüvenimiz ve darbeler

Demokratikleşme serüvenimiz ve darbeler

Yalta Konferansında (Şubat 1945) ABD, SSCB ve İngiltere, savaş sonrasına ilişkin aldıkları diğer siyasi ve askerî kararlar dışında, Avrupa’da demokratikleşme dalgasına yol açan bir karara da imza atmışlardır. Avrupa’nın göbeğinde yaşanan insanlık trajedisi sonrasında post-travmatik sürecin restorasyonu adına demokratikleşme trendi egemen olmuştur. Bu trend, harici bir etken olarak bazı ülkelerin siyasi rejimlerinde demokratikleşme yönünde reform ve restorasyon süreçlerini başlatmıştır.

Referandumun Sonucunu Anlamak

Referandumun Sonucunu Anlamak

Sonucu itibarıyla 16 Nisan referandumunda milletimiz, yüksek iradesine sunulan sistem reformunu ‘evet’ demek suretiyle onaylamıştır. Halkımız demokratik tercihini, vesayet simsarlığını besleyen mevcut sistemi dönüştürme iradesi yönünde ortaya koymuştur. Demokratik meşruiyet ilkesi çerçevesinde halk iradesi, referandumla hükûmet sistemimizde yapısal dönüşümün başlamasını onamıştır.
Halkımız bu iradesini %85’lik yüksek katılım düzeyi ile ortaya koyarak etkin yurttaşlık ve demokratik bilincini bütün dünyaya göstermiştir. Bu katılım oranı, özellikle Batı dünyasındaki ‘apolitik yurttaş performansı’ ile mukayese edildiğinde oldukça önemli bir demokratik siyasal bilince tekabül etmektedir. Bu yönüyle 16 Nisan referandumunun gerçek galibi, demokratik siyasal iradesini sükun ve barış içinde ortaya koyan yüce Milletimiz olmuştur.

Kontrollü demokrasi ve kontrolsüz vesayet düzeninin sonlandırılması

Kontrollü demokrasi ve kontrolsüz vesayet düzeninin sonlandırılması

Bir vesayet örgütlenmesi olarak yapılandırılmış olan Anayasal düzenimiz atipik parlamenter hükûmet modeli üretmiştir. Siyasal alanı etkisizleştirme üzerine kurulu bu model, bir vesayet demokrasisidir. Bütün kurum ve aktörleri ile siyaseti vesayet üzerinden yapılandıran bu sistemde siyasal alan, özerkliğini kaybetmiştir. Yürütmenin genel siyaseti belirleyici icralarını kısıtlayan, seçilmişleri itibarsızlaştıran, siyasal kurumsallaşmayı imkânsız kılan bir çok vesayetçi müdahaleye maruz bırakmıştır. Oldukça kırılgan bir parlamenter demokrasi tecrübesi üreten bu sistem, ağır siyasi ve ekonomik bedellere ve trajedilere yol açmıştır.

Gösterilen: 16 ile 30 arası, toplam: 54 (4 Sayfa)